Varna Rehberi

      Okullar başlamadan önce bir son dakika gezisi olarak Varna’ya gitme kararı alıyorum. Aceleye geldiği için maalesef “Metro turizm”den 97 liraya biletimi aldım, plakasının altında “gölgen yeter reis” yazan bir araçla sabah 9’da yola çıktık. Dereköy sınır kapısında çantalarımız kontrol edildikten sonra Bulgaristan’a girmiş bulunduk. Yaklaşık 10 dakika sonra araba bozuldu ve 1 saat tamir edilmesini bekledik…  Saat 17:00’da varmam gereken Varna’ya 20:30 civarı vardım ve Erasmus’tayken tanıştığım Bulgar arkadaşım Valcho ile otobüs durağında buluşup Yo-Ho Hostel’e doğru yürüyoruz. Bu sırada markete uğrayıp 2’şer bira aldık, tavsiyem Zagorka ve Kamenitza. Markette her şey çok ucuz, 2 birayı 1 lira gibi bir fiyata aldım.  

      Sokaklar karanlık ve sessiz olmasına rağmen genç kızların rahatça yürüyebildiği bir şehir burası. Yarım saatlik yürüyüşte bile anlaşılabiliyor bu. İnsanları alkole ve eğlenmeye çok düşkün fakat tembeller. Ülke bu yüzden fakir kalmış diye düşünüyorum.

      Sokaklar İstanbul’u andırıyor, dışarıya gece kaçta çıkarsanız çıkın yiyecek bir şey bulabiliyorsunuz, diğer Avrupa ülkeleri gibi değil pek. Zaten Avrupa Birliği’ne nasıl girdiğini de kimse anlayabilmiş değil.

      Yo-Ho Hostel’i tavsiye ederim, güzel bir yer. Bulgaristan’a hostel kültürü de yeni yeni yayılmaya başlamış ve burası Varna’da açılan ilk hostelmiş. Resepsiyondakiler çok yardımcı oldular, şehirde nereler gezilir vs. hiç sıkılmadan anlattılar. Tek kişilik odaları gecelik 92 liraydı, gayet uygun bence. Odama geçip biramın keyfini çıkardıktan sonra sabah erken kalkmak üzere uyku moduna geçtim.

      

      11 Eylül 2017


      Sabah 11 gibi hostelden çıktım, katedralin etrafını ve içini detaylıca gezdikten sonra klasik bir turist turu yapmak için rotama koyuldum. Tiyatro ve Opera Binası’nın mimarisine hayran kalarak Preslav Caddesi’nden sahile doğru ilerledim. Şanslıysanız Opera’nın karşısındaki fıskiyelerin şovuna denk gelebilirsiniz. 

Hayriye Camii (Osmanlı Devleti’nden kalan iki camiiden biri)

      Google Maps’in yardımıyla Osmanlı zamanından kalan ve hala faaliyette olan Hayriye Camii’ne gittim. Mimarî olarak Türkiye’deki camilerle pek bir benzerliği yok, normal mavi bir bina gibi gözüküyor. Ben gittiğimde dışarıdaki demir parmaklıklar kapalıydı, sadece namaz vaktinde açıyorlar diye düşünüyorum. 

Varna Tren Garı

  • Bulgaristan’ın en eski tren garlarından biri.
  • Şu anki gar binası 1908-1925 arasında inşa edildi ve 1925’te resmi olarak açıldı.
  • İtalyan mimarlar tarafından Art Nouveau stilinde Neo Barok unsurlarıyla yapılacak biçimde tasarlandı.
  • Bundan önce 26 Ekim 1866’da açılan Varna-Rousse demiryolu hattı için yapılan gar binası vardı.
  • Almanya’dan özel olarak getirilen saat mekanizması, 1929’da garın saat kulesine yerleştirildi.
  • Paris’ten kalkan Orient Express de 1883-1885 yıllarında bu istasyonda durmaktaydı. Yolcular Varna’ya gelip deniz yoluyla İstanbul’a geçmeyi tercih ediyorlardı.
  • 2004 ve 2005’te gar binası önemli ölçüde yenilendi.
  • Günümüzde Sofya’ya giden 3 hat ve birbirleriyle bağlantısız şekilde Plovdiv, Dobruca, Karnobat’a vs. giden hatların bulunduğu kilit istasyonlardandır.

Termal Roma Hamamı 

  • 2. yüzyıl sonlarına doğru inşa edilen hamam, 3. yüzyıl sonlarına kadar kullanılmış.
  • Avrupa’daki en geniş 4. ve Balkanlardaki en geniş hamamdır.
  • İlk olarak 1906 yılında “tarihi bölge” olarak kabul edilmiş.
  • Sosyalleşme alanı olan ve 7000 metrekare (Beyaz Saray 5100 metrekare) yer kaplayan hamamda soğuk su, sıcak su, ve çok sıcak su ile yıkanmak için alanlar vardı.
  • Eşsiz bir ısıtma sistemine sahip. Sıcak hava, yapıların her yanına yayılabiliyordu.
  • Romalılar için günde en az 1 kez buraya gelmek, onurlu bir davranış olarak görülürmüş.
  • 2013 Ağustos ayında Varna Belediyesi 125.000 Leva bütçe ayırarak bölgeyi tekrardan koruma altına alma çalışmalarına başlamıştır.
  • Günümüzde ise müze ve etkinlik alanı olarak kullanılıyor.

Ziyaret Saatleri: 10:00-17:00

Giriş Ücreti: Yetişkin: 5 Leva, Öğrenci: 2 Leva

(Benden 5 Leva aldılar, resmî sitesindeki fiyatlar güncel olmayabilir bilginiz olsun.)

SeaGarden ve Sahil

Roma Hamamı’na en yakın yerden Sea Garden’a giriyorum ve sahil kısmına çıkıyorum. Sahilde yürüme yolu olur diye bekliyordum nedense, kuma pek hazırlıklı gelmemiştim. Tam bir turist gibi ayakkabılarımı, çorabımı çıkarttım ve güneşlenmekte olan insanların arasındaki tek giyinik, dikkat çeken turist olarak ilerlemeye başladım. Burası Varna’da en sevdiğim yerlerden oldu, deniz çok dalgalı pek yüzülebilir gelmedi ama o dalgaların sesi çok rahatlatıcıydı. Kumsal ile denizin birleştiği o en güzel kısımdan sahilin sonuna kadar yürümek gerçekten çok huzur vericiydi, tavsiye ederim. SAĞDAKİ LİMANDAN NE KADAR UZAKLAŞIRSANIZ SU O KADAR TEMİZLEŞİYOR.

Bu sahilde çok güzel restoranlar, barlar, kafeler vs. bulunuyor. Daha sonra Bulgar arkadaşım Valcho ile buluşup Beach Bar Menthol’de vakit geçirdik. Bira, Bulgaristan’ın her yerinde olduğu gibi lezzetli ve çok ucuz, 1 biraya yaklaşık 3 Leva ödedik.

Güneşin bizi yakmaya başladığını fark edince denize girelim dedik, çok yosunlu ve dalgalı bir denizi var buranın, açıkçası ben hiç beğenmedim. Derinlere gittikçe daha yüzülebilir oluyor fakat yine de iyi sayılmaz. Uzun süredir yüzmediğim için nefesimi test etmek istedim ve 2-3 kez suya daldım, en son dalışımda 2 saniyeliğine yüzümün yarısını kaplayan yumuşak bir şey ve ardından dehşet bir acı-uyuşma hissettim. Evet, devasa bir deniz anasına çarpmıştım ve yüzümün yarısı gözüme kadar kıpkırmızı olmuştu. Cankurtarana gittik, “içme suyuyla yıkayın bir kaç saate geçer.” dedi. Direkt yıkadım fakat acıda bir azalma yoktu, daha sonra internette araştırdık ve kesinlikle içme suyuyla yıkamamamız, bunun aktifleşmeyen yakıcı hücreleri aktifleştireceği yazıyordu…Maalesef artık çok geçti. Bir kaç saat burada oturduktan sonra akşam yemeği için Happy Bar & Grill Orbita’ya gittik. Yüzümün acısı hiç hafiflememişti. Yemeklerimizi yedikten sonra eczaneden hafif bir ağrı kesici aldım fakat bu da hiç etki etmedi. En son çare olarak bir devlet hastanesine gittik, muayene ücreti 60 Leva’ydı ve sırada yaklaşık 20 kişi vardı… Hemşire ufak bir kontrol yaptı ve kızarıklık geçtiği için daha kötüye gitmeyeceğini söyledi. Hemşireye güvendim ve çıktık oradan…

Marketten 2.5 Leva’ya aldığımız 2L Zagorka biramızı ve bardaklarımızı alıp Sea Garden’daki banklara geçtik ve manzaraya karşı saatlerce sohbet ettik. Avrupa ülkelerinin bu yönünü gerçekten çok seviyorum, özgür olduğunu hissediyorsun ve kimse senin ne yaptığına karışmıyor, insanlar sana rahatsız edici bir şekilde bakmıyor. Bu güzel gecenin ardından hostelime geri dönüp çook güzel bir uyku çektim 🙂

12 Eylül 2017

Sabah nereye gitsem diye karar veremeyince tourist information office’ten bilgi aldım ve Happy Bar&Grill Sevastopol’de kahvaltı yaptıktan sonra Alaca Manastırı’na gitmeye karar verdim. Katedralin yan tarafındaki duraktan 109 numaralı otobüse bindim ve “Maistor Manol” isimli durakta indim. Bileti otobüsteki kontrolcüden 2,10 Leva’ya aldım. Tourist Information Office’teki abinin dediğine göre otobüsten indikten sonra 1 km yürüme mesafesinde olmalıydı. İndiğim yer otoyolun tam ortasıydı ve yürüme yolu vs. yoktu…Orada bekleyen birisine sordum ve yolu gösterdi. Sorarken özellikle basit ve yavaş İngilizce konuştum anlamaz diye, gayet normal bir aksanla “this way” dedi, şok oldum. This way dediği yolda yürümem için, banketi bile olmayan işlek bir otoyoldan düz ilerlemem gerekiyordu. İlk başta arabaların hızlı geçmesi korkutsa da bir süre sonra alışıyormuşsun.

“This way”de yaklaşık 2 km yürüdükten sonra Alaca Manastırı’na 1 km kaldığını gösteren tabelayla karşılaştım… Kestirme bir yol buldum orayı denemeyi düşünürken o yoldan2 tane köpek havlayarak bana doğru geliyorlardı. Hiç riske girmeden pek güvenli olmayan otoyola geri döndüm. Manastır yolunda otostop çektim fakat kimse almadı maalesef.

Müzenin girişindeki çeşmeden şişemi doldurduktan sonra 5 Leva ödeyip içeri girdim. Bilet alınan veznenin karşısındaki sergi binasında 2 katta da manastırın tarihi ve efsaneleri anlatılmış, ön bilginizin olması için burayı bir gözden geçirmenizi tavsiye ederim.

Sergi binasının sağındaki yol, sizi ormanın içinden mezarlıkların olduğu yere ulaştıracaktır. Ana yolu takip ettiğiniz sürece kaybolmazsınız merak etmeyin. Mezarlıklar gerçekten çok ürkütücü, özellikle benim gibi oradaki tek kişiyseniz duyduğunuz tek ses sineklerin kanatlarından çıkan vızıltı oluyor.

Geldiğimiz yoldan bilet gişesine geri dönüp normal yoldan ilerleyerek asıl yere gidiyoruz; kayaları oyarak yapılan Alaca Manastırı.

Alaca Manastırı 

Sıradışı mimari şekiller, kulaktan kulağa dolaşan efsaneler, saklı hazineler, papazların hayaletlerinin manastır üzerinde gezdiğine şahit olanların anlattığı hikayelerin yarattığı esrarlı atmosfer, meraklı insanları yıllardır bu noktaya çekmeye devam ediyor.

    Keşişler tarafından 13-14. yüzyıllarda yapılan Alaca Manastırı, Bulgaristan’ın Karadeniz kıyısındaki en ünlü ve efsanevi manastırıdır. Manastır mağaraları yaklaşık 40 metre yükseklikteki kireç taşına 2 seviye halinde yontulmuş.
    1.seviyede manastır kilisesi, hücreler, yemek odası, mutfak, küçük mezarlık kilisesi, kemik kasası da bulunan kilise bodrumu ve çiftlik alanı bulunuyor.

    2.seviye doğal mağara yuvasıdır ve doğu ucunda manastırın tapınağı bulunur. Buranın içindeki rengarenk mozaikler çok ilgi çekicidir. Osmanlı zamanında bütün manastırın bunlar gibi mozaiklerle kaplı olduğu, bu yüzden adının “Alaca” Manastırı olduğu biliniyor.

    Müzenin hemen sağındaki, ormanın derinliklerine ilerleyen yolu takip ederseniz yaklaşık 700m sonunda mağaraların altına kazılmış olan yeraltı mezarlıklarına ulaşabilirsiniz. Alaca Manastırı’na gelmişken zamanınız varsa burayı da görmeden dönmeyin derim. Tek başıma gittiğimde ürkütücü derecede sessiz olması ve tek duyduğum sesin sinek vızıltısı olmasına rağmen o boş mezarları görmek insanda ilginç duygular uyandırıyor.

    Arkeolojistlerin bu mezarlarda bulduğu seramikler, madeni paralar, duvar yazıları gibi kanıtlar bize buranın ilginç bir şekilde 5-6. yüzyılda yapıldığını gösteriyor. 14. yüzyıl sonlarında Osmanlı boyunduruğunda Bulgar İmparatorluğunun yıkılmasıyla Alaca Manastırı gitgide önemini yitirdi ve muhtemelen 15-16. yüzyıllarda tamamen terk edilmiş bir halde bırakıldı.

    Manastırın Hristiyan zamanlarındaki ismi bilinmiyor. Alaca ismini ise yazının başında belirttiğim gibi Osmanlı zamanında üzerindeki mozaiklerden almış.

    Sıra dışı mimari şekiller, kulaktan kulağa dolaşan efsaneler, saklı hazineler, papazların hayaletlerinin manastır üzerinde gezdiğine şahit olanların anlattığı hikayelerin yarattığı esrarlı atmosfer, meraklı insanları yıllardır bu noktaya çekmeye devam ediyor.

    Mağara Manastır, nadir bulunan ağaç ve bitkilerin bulunduğu koruma altındaki Golden Sands Doğal Parkı’nın tam merkezinde bulunuyor. Dilerseniz bu parktaki rotaları takip ederek doğanın tadını çıkarabilirsiniz. Manastır yolunda ilerlerken Bulgar ailelerin çoluk çocuk toplanıp bu parka yürüyüş yapmaya geldiklerini gözlemlemiştim ve açıkçası bir trekking turu yapasım da gelmişti. Gezdiğin yerlerde her zaman oraya tekrar dönüp ziyaret etmek için bir sebep bırakmak lazım deyip yoluma devam ettim.

        Fiyatlar                                                                                             Adres

Yetişkin: 5 lv                                                                              Golden Sands Doğal Parkı

Yetişkin (+10 kişilik grup): 3lv                                                 (Varna’dan 18km)

Çocuk (7-16 yaş): 2lv

 

       Açılış Saatleri

Mayıs-Ekim: 09:00-22:00

Kasım-Nisan: 09:00-17:00

Pazar ve Pazartesi günleri kapalıdır.

Devamı gelecek.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir